Malum olduğu üzere birkaç gün önce Yeni Ufuk dergisinin 11. Yıl dönümü yine Yeni Ufuk'a yakışır bir şekilde kutlandı. Biz de gönül verdiğimiz davamızın sesi olan dergimizin yıl dönümü için ateşin ilk yakıldığı yerde, Denizli’deydik. Orada bizimle birlikte Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen kardeşlerimizle muhabbet etme şansı bulduk.
Bu muhabbetler sırasında gözüm bazen başörtüsü, çanta, şal, hırka veya giysilerdeki nakışlara takılıyordu. Özellikle bir nakış var ki, dikkatimi kendine çekmektedir. Arkadaşlarla sohbete de buradan başladık. Onlara bu nakış hakkında kısa bilgi verdikten sonra artık onların da gözlerinin bu nakışı aradığını fark ettim. O anda bu nakış ile ilgili yazı yazmadığıma çok pişman oldum.
Gerçi bununla ilgili bir müddet önce Konya’da köşe yazarlığı yaptığım yerel gazetede yazı yazmıştım, ancak maalesef o yazıdan bu arkadaşlarımızın haberi yoktu. Böylece bu konunun yeniden ele alınmasına ihtiyaç hâsıl oldu. Bu düşüncemi oradaki arkadaşlara söylediğim zaman, yazının Yeni Ufuk dergisinde yayımlanmasını isteseler de hem süreç uzayacağı hem de dergi için geniş şekilde incelenmesi zaman alacağından, Milli Devlet gazetesine yazılmasının daha uygun olacağını düşündüm.
Uzun bir girişten sonra konumuza dönecek olursak Türk milletinin örme, işleme, halı, kilim, dikiş ve nakış konusunda ne kadar mahir bir usta olduğu tüm dünyaya bellidir. Hâl böyle olunca her biri birer duygu, düşünce, fikir, nefret, mutluluk ve istek göstergesi olan işlemeler ve nakışlar ortaya çıkmıştır.
Bu nakışlardan biri de birçok Türk boyunda bulunan, fakat uluslararası kurumlar tarafından Azerbaycan’ın milli sembolü olarak kabul edilen “buta” simgesidir. Buta ile ilgili dünyada yaygın olan birçok görüş var. Buta’nın Türklerle ilgisi olmayıp, Zerdüştler (ateşe tapanlar) sembolü olduğunu söyleyenlere göre buta sözü, bir tür çalı türüdür. O çalı ateşte yakıldığında kıvılcımları buta şeklini aldığı için bu adı almıştır. Bahsi geçen görüş, butanın Zerdüştlerden Türklere geçtiği yönündedir.
Bu görüş üzerinden gidecek olursak bazı kişilere göre eski Türkler butayı nazarlık olarak görür ve bu simgenin insanı kötü gözlerden koruduğuna inanırdı. Yani bu hakikaten bir bitki olsa bile konar-göçer hayatı yaşayan Türklerin hastalık ve nazara karşı birçok bitkiden faydalandıkları malumdur. Ayrıca ateşin eski Türkler için de arınma aracı olarak görülüp hastalıktan, kötü ruhlardan ve nazardan korunmak için kullanıldığı bilinmektedir.
Sonuç olarak bu görüş doğru bile olsa butanın Zerdüştlerden Türklere değil, aksine Türklerden Zerdüştlere geçtiği düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Bu konuda Azerbaycan’ın meşhur ressamlarından Eldar Mikayilzade şunları söylemektedir:
“Sovyet zamanında bizi tarihimizden ve köklerimizden ayırmaya çalıştılar. Hatta tarihimizi bilerek Medler ile ilişkilendirmeye çalıştılar. Azerbaycan’da ateşe tapanlar olsa da, Azerbaycan Türkleri halk olarak Zerdüşt olmamışlardır. Bu nedenle Azerbaycan butasını Zerdüştlükle ilişkilendirmek yanlış olurdu.”
Bunlardan başka buta’nın tomurcuğu, hayat ve ölümü sembolize ettiğini söyleyenlerde var. Bir gerçek var ki doğu toplumlarının bazılarında ülkelere özgü butalar olsa da, Türk butasını diğerlerinden ayıran kendine has yapısının olduğu unutulmamalıdır.
Buta, sadece bir nakıştan öte, düşünce ve fikrin karşı tarafa aktarılması için kullanılan bir simgedir. Yani butanın yapılış şekillerine göre farklı anlamlar çıkarmak mümkündür. Buradan yola çıkarak butayı şu dört ana gruba ayırabiliriz:
1. Halı dekorunda kullanılan bölgesel butalar (Muğan-buta, Bakü-buta, Gence-buta, Şirvan-buta vb.)
2. Aile hayatını temsil eden butalar (bala-buta, hâmile-buta, evli-buta, çifthanımlı-buta, balalı-buta, hanımlı-çocuklu-buta vb.)
3. Duygu ve düşünce taşıyan butalar (sevgili-buta, kuştüyü-buta, kırgın-buta, kavuşan-buta, yazılı-buta vb.)
4. Bağımsız butalar (bademi-buta, dilikli-buta, kıvrım-buta, çiçekli-buta, yanar-buta vb.)
Bunların dışında, özellikle Oğuz boylarına ait “Afşar buta”, “Bayındır buta”, “Yazır buta” gibi nakışlar da bulunmaktadır.
Yukarıda gruplara ayırdığımız butalar, şekline ve yapısına göre anlam kazanmaktadır. Buna örnek olarak “küskün buta”, sırt sırta veren iki buta şeklinde tasvir edilir. Yine aynı şekilde, yüz yüze bakan iki buta ise “sevgili buta” olarak bilinir.
Kısaca ifade edersek, eskiden Türkler duygularını, arzularını, temennilerini, düşüncelerini ve yaşam biçimlerini butalar aracılığıyla aktarmışlardır. İşte biz, böyle ince ruhlu ve sanatsever bir milletin üyeleriyiz. Ne mutlu bu duyguya sahip olana…