Senan Kazımoğlu

Tüm yazıları
...

SOVYET AZERBAYCANI'NDA RAMAZAN

Senan Kazımoğlu

En büyük sömürgecilik nedir? diye sorarsanız, bana göre zihinlerin sömürgeleşmesidir. Çünkü bu sömürgeleşmenin tedavisi çok zor, hatta bazen imkânsız olabilir. Sömürgeciler de ilk girdikleri ülkelerde yaptıkları uygulamalarla hep buna hizmet etmektedir. Öncelikle işgal edilen yerin millî kültürü, inancı ve kutsalları yok edilir ya da ayaklar altına alınır. Daha sonra boşalan bu yere kendi kültürünü ve ideolojisini aktararak onu yüceltir. Neticede sömürgeleşen milletler, kendi değerlerini unutup düşmanın ideolojisini ve kültürünü benimseyerek onu en üstün olarak görmeye başlar. Bir noktadan sonra o kişi artık ait olduğu milletin değil, ona düşman olan milletin bir üyesi ve savunucusu hâline gelir.

Maalesef 90 yıl Çarlık, 70 yıl da Bolşevik Rusya’nın işgali altında kalan Azerbaycan’da da bu süreç yaşandı. Bunun bir yansıması olarak hâlâ 50 yaş üzerindeki bazı kişilerde Sovyetlere karşı bir bağlılık ve özlem hissi vardır. Bu duygunun bir diğer adı da "Stockholm Sendromu", yani celladına âşık olmaktır. Evet, Rus’un işgal ve katliamları altında inim inim inleyen babalarımızın ıstırabını unutup o zulmü yapan celladına âşık olmak… İşte emperyalizmin gerçek yüzü budur. O babalar, o acıları yaşarken düşmanın kim olduğunu çok iyi biliyordu. Fakat biz, onların çektiği zulüm üzerinden vatanımıza sahip olan düşmanın kültürünü seve seve kabul ettik. Bahtiyar Vahabzade’nin dediği gibi:

"Babamız kurt idi, ancak biz bugün
Ellerden ot yiyen kuzuya döndük."

Rusların bize unutturmak istediği kutsallarımızdan biri de Ramazan ayı ve oruçtur. Bir Azerbaycan Türkü olarak şimdi size anlatacaklarım babaannem başta olmak üzere büyüklerimden dinlediklerimdir. Hamdolsun ki yaşımdan dolayı Vahabzade’nin “kurt” dediği büyüklerimizin son zamanlarına yetiştim. O dönemde yaşım küçük olsa da onlarla bu konular hakkında sohbet etme imkânım oldu. O sohbetlerden öğrendiğim üzere, Sovyet Azerbaycan’ında Ramazan ayı nasıl geçiyordu, insanlar oruçlarını nasıl eda ediyordu, bu yazıda aklımda kaldığı kadarıyla size de aktarmaya çalışacağım. İşte zulüm ve kanla kurulan Sovyet rejiminden Ramazan hatıraları…

Her şeyden önce tekrar hatırlatmalıyım ki Sovyetler, resmî olarak dinsiz bir rejimdi. Her türlü dinî faaliyetin cezası çok ağırdı. Bu durum özellikle Stalin’in ilk döneminde çok daha keskin bir şekilde uygulanıyordu. Din adamları ya tutuklanıyor ya sürgüne gönderiliyor ya da kurşuna diziliyordu. Fakat buna rağmen Müslüman halk, gizli gizli de olsa dinini yaşamaya devam ediyordu.

Köylerde veya toplum içinde dindar olarak bilinen aileler vardı. Ramazan ayının başlangıcını bu aileler gizlice takip ederdi. Ramazan geldiğinde gece vakti köye haber salınır ve Ramazan’ın gelişi müjdelenirdi. Fakat bazen hilal görülmez ya da haber geç ulaştığı için günler karışabilirdi. Bu ihtimale karşı insanlar, bir günlük “şüphe orucu” tutar ve Ramazan mutlaka 30 güne tamamlanırdı. Günümüzde hâlâ bazı yaşlılar, takvim olmasına rağmen, büyüklerinden gördükleri bu geleneği sürdürmektedir.

İmsakiye olmadığından, sahur (ağız kapama) ve iftar (ağız açma) vakitlerini tespit etmek için insanlar farklı çareler bulmuşlardı. Sahur vaktini belirlemek için, Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı üzere, siyah ipin beyaz ipten ayırt edilmesiyle ilgili ayete dayanarak ipe bakanlar olduğu gibi, horozun ikinci ötüşünden sonra yeme içmeye son verenler de vardı. Büyükler, horozun birinci ötüşünün teheccüd, ikinci ötüşünün ise sabah namazı vakti olduğunu söylerlerdi. İftar vakti ise yıldızın görülme zamanı olarak belirlenirdi.

Tabii ki iş sadece Ramazan ayını belirlemek ve oruç saatlerini ayarlamakla bitmiyordu. Ramazan ayı boyunca tüm basın organlarında radyo, televizyon ve gazetelerde orucun sözde zararlarını anlatan programlar hazırlanır, yazılar kaleme alınırdı. Okullarda çocuklara orucun zararlarına dair dersler verilir, resmî ders müfredatı olarak “ateizm” okutulurdu.

Her şey bunlarla da bitmiyor, insanların gizlice oruç tuttukları bilindiği için onların dirençlerini kırmak adına çeşitli baskılar yapılıyordu. Bunlardan en bilineni, Ramazan günü öğle vakti insanları bir araya toplayıp, köy muhtarı ve bölgenin polis memurlarının kontrolünde herkese zorla ekmek yedirerek oruçlarını bozdurmaktı. Bazı insanlar bu sıraya girmemek için çalıların, çırpıların arasına saklanır, bu yüzden dikenlerden dolayı vücutları yara bere içinde kalırdı.

Tüm bu zulümlere rağmen insanlar ibadetlerinden vazgeçmiyor, oruçlarını tutmaya devam ediyorlardı. Bununla da kalmayıp, orucu gizlice çocuklarına da öğretiyor ancak kimsenin yanında söylememeleri için sıkı sıkıya tembihliyorlardı. Aynı şekilde, Kur’an-ı Kerim’den küçük sureler ve dualar da gizlice ezberletiliyordu.

Ramazan ayının en önemli ibadetlerinden biri olan mukabele de unutulmuyordu. Sovyetlerin takibinden korkulduğu için sık sık olmasa da köyde dindarlıklarıyla tanınan, bölgenin aksakalı sayılan kişilerin evlerinde gizlice toplanılırdı. Kadınlar ve erkekler ayrı odalarda bir araya gelir, Kur’an-ı Kerim’den sureler okunup dualar edilirdi. Bu toplantılar özellikle Ramazan’ın son on gününde yer alan ve “ihya geceleri” olarak bilinen tek gecelere denk getirilirdi.

Ramazan Bayramı günü ise, ziyaret bahanesiyle yine köyde dindarlıklarıyla bilinen aksakalların evlerinde toplanılırdı. Namaz kılmak yasak olduğu için gizlice ihtiyaç sahiplerine verilmek üzere ev sahibine fitreler teslim edilir, imece usulü sofralar kurularak yemek yenir, bayramlaşılırdı. Tabii ki tüm bunlar camilerin kapalı olduğu, namaz kılmanın yasaklandığı Sovyet döneminde büyük bir gizlilik içinde yapılırdı.

İşte büyüklerimiz, tüm bu zorluklara rağmen dinlerinden, Ramazan’dan ve oruçlarından ödün vermeden ibadetlerini yerine getirmeye çalışmışlardı. Tüm bunları bildikten sonra, bugün her şeyin serbest ve rahat olduğu bir dönemde, bizler dinimizin gereklerini yerine getirmezsek, ahirette hâlimiz nice olur?

Bu duygu ve düşüncelerle, Allah’ın bizleri Ramazan ayından en iyi şekilde istifade eden kullarından eylemesini niyaz ederim. Ramazan ayınız mübarek olsun.