Azerbaycan’ın büyük şairlerinden Hüseyin Cavid bir şiirinde kadınlar ile ilgili şunları diyor:
O pek sevimli, güzel, ince, nazlı bir hilkat,
Onun ayakları altındadır fakat Cennet:
Kadın gülerse şu ıssız muhitimiz gülecek,
Sürüklenen beşeriyet kadınla yükselecek.
Evet, girişten de anladığınız üzere, bu yazının konusu baş tacımız olan, ayaklarının altına cennet serilen kadınlarımız ile ilgili olacak. Malum olduğu üzere, birkaç gün önce "8 Mart Dünya Kadınlar Günü" saçmalığı kutlandı. Saçmalığı diyorum, çünkü kendi kültürüne ve dinine bağlı bir Müslümanın, kızıl ve kara emperyalizmin uzantısı olan böyle günlere ihtiyacı olacağını sanmıyorum. Bizim toplumumuzda kadınlarımızla ilgili yaşanan sıkıntılar ne geleneklerimizden ne de dinimizden kaynaklanıyor. Aksine, bu sorunların sebebi, bizlerin kendi köklerinden uzaklaşması ve bize yabancı, ithal çarelerden medet ummamızdır.
Kendini Müslüman gören her birey, bu dinin Peygamberi’nin (s.a.s) şu hadis-i şerifini bile bile eşine zulmetmez:
"Sizin en hayırlınız, hanımlarına karşı en iyi davrananınızdır." (Tirmizî, Radâ, 11; İbn Mâce, Nikâh, 50)
Peki, Türk kültürü bu meseleye nasıl bakıyor? Eğer bu sorunun cevabını merak ediyorsanız, onu da bu yazıda bulacaksınız. Bahsedeceğim konu, dünyaya hükmederek adalet dağıtan, tarih boyunca kadın kahramanlar ve liderler yetiştiren büyük Türk milletinin kadına verdiği değerin sadece küçük bir örneğidir. İşte bu örnek, "Mor Cepken"in hikâyesinde gizlidir.
Antalya ve Mersin Yörükleri arasında yaygın olarak bilinen "Mor Cepken", görünüş olarak mor bir kumaş üzerine altın sarısı işlemeleri bulunan sıradan bir giysi olarak bilinir. Ancak temsil ettiği öyle bir güç vardır ki koca adamları dize getirmeye kadirdir.
Mor cepken, her Yörük kızının çeyizine annesi tarafından konulur ve asla kullanılmaması için dua edilir. Ancak gerek duyulduğunda, bu giysi kadının eline büyük bir silah verilmiş olur. Peki, nedir bu cepkenin gücü?
Kadın, kocası tarafından aldatıldığında, haksızlığa veya iftiraya uğradığında, şiddet ya da zulüm gördüğünde, kısacası herhangi bir kötülüğe maruz kaldığında sandığın en alt köşesindeki mor cepkenini giyer. Ardından, herkesin görebileceği şekilde dışarı çıkar ve köyün ortasında sırtı dönük oturur. İşte o anda, köydeki tüm kadınlar mor cepken giyen kadının etrafında toplanmaya başlar.
Bundan sonra, artık o adamın insan içine çıkacak yüzü kalmaz. Eşine mor cepken giydiren erkeğe civarda kimse selam vermez, onun selamını almaz. Aç kalırsa bir lokma yemek, susarsa bir bardak su bile verilmez. Toplum, o kişiyi yok sayar, sanki hiç var olmamış gibi davranır. Ancak bu esnada kadın mağdur edilmez. Kadının tüm geçiminden, tüm ihtiyaçlarından köy ahalisi sorumlu olur.
O adam, kadının gönlünü alıp onu mor cepkeni çıkarmaya ikna edene kadar bu baskılar devam eder. Eğer kadın o adamdan boşanırsa, bu dışlanma ömür boyu sürer. Hatta o erkeğe bir daha o civardan, hatta özürlü bir kız bile olsa, kimse eş vermez. O adam, ömür boyu toplumdan dışlanmış bir hayat sürmeye mahkûm edilir.
Buna benzer bir gelenek de eskiden Azerbaycan’da mevcuttu. “Mor Cepken” meselesi olmasa da eşi tarafından kötü muamele ile karşılaşan kadınlar bunu o bölgenin ileri gelenlerine, aksakal ve akbilceklere (köyün ileri gelen kadınları) taşırdı. İlk başta orta yolu bulmak isteyen aksakal ve akbilcekler bu mümkün olmazsa eşleri boşardı. Eğer koca bu meclisin kararına uymazsa veya taşkınlık çıkarırsa yukarda uygulanan dışlanma meselesi o adama da uygulanırdı.
İşte Türk milleti, kadınına böyle sahip çıkar!
Böylesine kıymetli bir geleneğe sahip bir milletin ihtiyacı olan şey, emperyalizmin uyduruk kanunları değil, kendi kültürüne ve öz değerlerine geri dönmesidir.
Allah gözümüzün nuru, başımızın tacı olan analarımızı, hanımlarımızı, kızlarımızı, ablalarımızı ve kardeşlerimizi başımızdan eksik etmesin. Yazıyı, merhum Neşet Ertaş’ın şu güzel sözüyle noktalıyorum:
“Kadın insandır, biz insanoğlu…”