İletişim: omurpasha@hotmail.com
Oğuz, uykusunun derinliğiyle ünlüdür. Şimdiye kadar her uykusunda çok fazla şey yitirdi. Ama her uykusundan da büyük bir ihtişamla uyandı. Türk etnogenezine göre son uyanış, resmi tarih yazımının dini bir hizbe indirgemeye çalışarak “Celali” adını verdiği Türklerin, 16. ve 17. yüzyıllarda gerçekleştirdiği büyük kalkışma hareketidir. Ondan önceki ise büyük Oğuz göçüyle yeni coğrafyalarda yeni terkipler yaratan Türk aşiretlerinin 11. ve 12. yüzyıllardaki hırs-enerji patlamalarıdır.
Oğuz’un uyanışının bir müjde olup olmadığı tarihsel örneklerle sabit değildir. Zira bazı örneklerde görüldüğü üzere Türk toplumu ve devleti için çok büyük yıkımları beraberinde getirebilmektedir. Başka bazı örneklerde ise Türk kültür havzasının inkişafına ve genişlemesine yol açabildiği de gözlenmektedir. Uyanışın müjde olup olmayacağı, hırslı-enerjik insan profilinin belirli bir ideale kanalize olup olmaması sorunuyla yakından ilişkilidir.
Oğuz’un uyanışını, tek başına Türk milliyetçiliğinin veya bütün Türk milletinin uyanışı olarak düşünmek anakronik bir yaklaşımdır. Zira toplum, hırslı-enerjik insanlarla öyle olmayan insanların toplamından ibarettir. Bu iki tip insanın toplum içerisindeki oranı zaman içerisinde sürekli değişmektedir. Bahsedilen “uyanış”, hırslı-enerjik insanların oranının artmasıyla hırs-enerji birikiminin patlamaya dönüşmesi şeklinde tezahür eder. Liyakatli ve hünerli liderler bu enerjiye düzenli şekilde akabileceği bir istikamet tayin edebilirlerse, bu patlama toplumun ve devletin çıkarlarına uygun şekilde kullanılabilir. Aksi durumlarda bu enerji, yıkıcı bir şekilde toplumun içerisine döner ve ona zarar vermeye başlar. Etnik ve dini gerilimlerin tahrik edilmesi gibi sebepler, enerjiyi milliyetçilik bağlamında bir derlenmeye ve harekete dönüştürebilir. Bu ise gerilimin fay hatlarında sıcak çatışmaya veya iç savaşa varan hareketleri tetikleyebilir. Örneğin, “Oğuz” son uyanışında bunun olumsuz bir örneğini sergilemiştir; zira o dönemin süper gücü olan Osmanlı’ya karşı savaşmış ve onun gerileme-yıkılış sürecine girmesinde önemli bir etken olmuştur. Resmi tarih yazımı bu “uyanışı”, dini bir hizbe indirgeyerek yaşadığı travmayı bastırmaya çalışsa da gerçekte olan passioner gerginliği yüksek nüfusun, genel nüfus içerisindeki oranının artışı ve sosyo-ekonomik sebeplerle Osmanlı’ya ve içerisinde yaşadığı topluma savaş ilan etmesidir (Celali isyanları). (1)
Odaklayıcı tetikleyici bir faktörün yoksunluğunda, toplum içerisindeki hırslı-enerjik insanların oranının arttığının en önemli göstergesi; kolluk kuvvetlerinin gücüne rağmen işlenen suç, şiddet, cinayet vb. asayişsizlik olaylarındaki artış olmaktadır. Enerjinin kolektif olarak odaklanmadığı böyle bir durumda, risk almaya meyilli hırslı-enerjik insanların önemli bir kısmı bireysel veya organize suçlarıyla toplumun başına bela olmaya başlamaktadır. Ancak bu durumu, otorite boşluğunda ortaya çıkan anarşi ortamıyla karıştırmamak gerekir. Burada ayırt edici faktör, otoritenin ve kolluk kuvvetlerinin gücüne rağmen ortaya çıkan asayişsizliktir. Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemde bütün Anadolu’nun asayişini bozan Celali isyanları bu duruma örnek teşkil etmektedir. Tersi bir durumda söz konusu enerji bir ideale kanalize edilebilirse, hırs-enerji ısınması (passioner endüksiyon) devreye girebilir ve hareket belirli bir misyon etrafında (hırslı-enerjik olmayan insanların da katılımıyla) kitleselleşerek adeta patlama yaşar. Yani bu tip bir “uyanış” iki ucu keskin bıçağa benzemektedir, hangi yöne giderse o yönü kesmektedir.
Bir topluluğun hırslı-enerjik fertlerinin oranını yükselttiği bu aşamaya gelebilmesi hem sosyolojik hem de biyolojik bir olgunlaşmayı gerektirir. Sosyolojik; çünkü demografik bir artışa ihtiyaç duyulur. Biyolojik; çünkü bir ferdi hırslı-enerjik yapan şey toplumun genetik havuzundan miras olarak getirdiği, bilişsel ve biyokimyasal yapısıdır. Bu tip insanların toplum içerisindeki oranının sürekli yükselmesi mümkün değildir; bir grafik ile gösterilirse (bkz. Grafik-1), zaman içerisinde ana yön hafif aşağıya doğru olmakla birlikte zikzaklar çizerek yükselen ve düşen ara dönemler gözlenebilir. Artan hırslı-enerjik insan sayısı, beraberinde bu insanların giriştikleri tehlikeli maceraları gündeme getirir. Savaşlar, sürgünler, hapisler derken risk almaya meyilli hırslı-enerjik fertler demografik bir kırıma uğrar. Bunlardan bir kısmının soyları kesintiye uğrar ve toplum içerisindeki genetik temsilden düşerler. Hırslı-enerjik olmayan, maceralardan ve risklerden kaçınan nüfus ise çoğalmaya ve toplum içerisindeki genetik temsilini oransal olarak arttırmaya devam eder. Dolayısıyla toplumun sonraki nesillerinde hırslı-enerjik insan çıkma olasılığı gittikçe düşer. Süreç bu şekilde işlerse nihayetinde kendini savunmaktan aciz bakiye bir toplum ortaya çıkar ve kendisinden güçlü olan komşuları tarafından yok edilir.
Grafik-1: Etnos içerisindeki hırslı-enerjik (passioner) insan oranının zaman içerisindeki değişimi
Genel nüfus içerisinde oranları artmış olan hırslı-enerjik kitleyi bir ideale kanalize edebilmek entelektüel bir sorundur. Bu konuda uzun vadeli eğitpolitik hedefler belirleyip tedbirler almayan devlet ve milletler, hırslı-enerjik insan kitlesini belirli bir konuda idealize edemezler. Ancak böyle bir görevin başarıya ulaşması için bazen kolaylaştırıcı tarihi faktörler devreye girebilir. Savaş, işgal, terör saldırıları vb. gibi tahrik yaratıcı dış faktörler, hırslı-enerjik karakterdeki insanların önemli bir kısmını belirli bir misyona odaklayıcı işlev görebilir.
Türk Katliamlarının Atalet (Uyku) Süreci Üzerindeki Etkisi
Oğuz’un uykusu derindir, ancak son uykusunun derinliği dikkat çekici düzeyde yüksektir. Bunun sebepleri yukarıda sunulan grafikle de ilişkili olarak; her döngüde hırslı-enerjik insan oranının bir öncekine göre deterministik karakterdeki düşüşü olmakla birlikte, ek olarak son yüzyıllarda yaşanan büyük demografik kırımdır.
Son iki asır, Balkanlardan Kafkasya’ya, Anadolu’ya ve Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyada Türk soykırımlarına sahne olmuştur. Özellikle entelektüel zenginlik bağlamında önemli bir nüfusu barındıran Balkanlarda Ruslar, Bulgarlar ve Yunanlılar tarafından gerçekleştirilen etnik kıyım, Türk nüfusunun büyük kayıplarla yüzleşmesine sebep olmuş; tedhiş ve terör olaylarında toplumu koruma refleksi gösteren hırslı-enerjik nüfus gücü kaybedilmiştir. Doğu Anadolu’da Ermeniler tarafından katledilen Türk nüfus için de benzer bir durumdan bahsedilebilir.
Türklere yönelik bu katliamlar, başta dış tahrik faktörü yaratsa da kaybedilen mücadeleler sebebiyle hırslı-enerjik nüfusun toplum içerisindeki temsil oranını düşürmüş ve uzun vadede Oğuz’un uykusunu derinleştirmiştir. Bu durum Oğuz’un uyanışını, bir diğer deyişle hırs-enerji patlamasını geciktirmiştir. Özellikle Balkanlarda gerçekleşen Türk katliamları bu konuda çok etkili olmuştur. Yüzlerce yıl boyunca farklı din ve kültürler içerisinde kendini muhafaza etme kabiliyeti göstermiş bir Türk kültür havzası dağılmıştır. Bu felaketle, sadece nüfus kaybedilmemiş; Balkan Türk kültür havzasının kültürel ve entelektüel üretim atmosferi de bozulmuştur. Kültür havzasının teşekkülü ve kültürel üretim kabiliyetinin belirlenmesinde, tıpkı ekonomik üretim faaliyetlerinde de olduğu gibi topluluğun landşaft ile olan etkileşimi büyük öneme sahiptir. Landşaft; yeryüzünün üst katmanları, yeryüzü şekilleri, su kaynakları, toprak, iklim, biota vb. unsurlarıyla bir bölgede bütün haliyle var olan doğal coğrafi sistem olarak tarif edilebilir. Bir arazi üzerinde yaşayan insan topluluğu sosyolojik tertiplenmesinden, ekonomik faaliyetlerine, mimari yapılarına, diline ve diğer kültürel ürünlerine kadar, pek çok unsurunu bu doğal sistem ile etkileşim içerisinde oluşturur. Bu açıdan Balkan Türklüğünün soykırıma uğrayıp, kalanlarının tehcir edilmesi, ahalinin landşafttan kopmasına sebep olmuş, ciddi etnik kayıpların ve farklı coğrafyalara dağılmanın da etkisiyle yeni muhitlerinde aynı üretim performansını sergileyememişlerdir. Söz konusu Türk toplulukları, eski şenliklerini ve üretim kabiliyetlerini yitirmişlerdir. Anadolu’ya yönelik göç ve tehcir olayları, farklı Türk kültür havzalarına mensup insanların birbirleriyle karışmasına sebep olmuştur. Bu açıdan uykunun derinleşmesinde; çok kayıp yaşayan, kültürel üretim kabiliyeti ve hırslı-enerjik insan oranı nispeten yüksek kültür havzaları ile çok kayıp yaşamayan, Anadolu’da neredeyse bakiye konumuna inmiş popülasyonun karışması da etkili olmuştur. Anadolu’da, kültürel üretim bakımından durağan konumda bulunan mikro Türk kültür havzaları, bu şekilde toplam nüfus içerisinde oransal olarak öne geçmiş ve mutlak ataleti arttırmış olabilir. Balkanlardaki Türk nüfusunun önemli bir kısmı, İmparatorluğun muhtelif coğrafyalarında diğer aşiretlerle sorunlar yaşadıkları için bu coğrafyaya iskân edilen hırslı-enerjik topluluklardı. Bunun yanında Balkanlardaki dış unsurlar sebebiyle sürekli bir tahrik ile karşı karşıya olduklarından dinç bir etnogenez sürecine sahiplerdi. Bu durumdaki bir diğer Türk kültür havzası Batı Türkmeneli’nde de oluşmuştu. Osmanlı’ya “sorun çıkaran” Türk aşiretlerinin gönderildiği Rakka, Halep ve civar coğrafyası, bu aşiretlerin üyelerinin birbirleriyle karıştığı, Türk etnogenezi açısından yüzlerce yıl boyunca kor bir halde bulunan bir bölgeydi. Ancak son asırda tıpkı Balkanlarda olduğu gibi bu Türk kültür havzası da tarumar olmuş ve şenliğini yitirmiştir. Bu durum üzerinde savaşlar, isyanlar, konargöçer aşiretlerin zorunlu iskânı ve parçalanmaları, hâkim devletlerin değişimi, demografik hareketler ve son olarak da terör faaliyetleri etkili olmuştur. Aynı dönemlerde Anadolu’nun birçok bölgesinde ise bakiyelik emareleri izlenmekteydi. Çünkü 16. ve 17. yüzyıllardaki Celali kırımları ve Anadolu dışına (özellikle İran’a) göçleri sonrası, Anadolu’nun passionerliğinde belirgin bir düşüş yaşanmış ve nüfus kendisini uzun bir süre toparlayamamıştır. Bu durum üzerinde Azerbaycan Türk kültür havzasının (Büyük Azerbaycan, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu) dağılmasının da etkisi büyüktür. Söz konusu dağılma, dışarıdan gelen yabancı göçlerle desteklenerek bölgenin etnogenezini sakatlamış, Türklerin landşaft ile olan uyumunu bozmuştur. (2) Anadolu Türklüğü, bu konudaki son darbeyi yine Osmanlı idaresinden yemiştir. 19. yüzyılda, konargöçer Türkmen aşiretlerinin zorla yerleşik yaşama geçirilmesi, direnenlerin parçalanarak Anadolu ve Rumeli’nin dört bir yanına dağıtılması Türk-landşaft uyumunun bozumuna en dramatik örneklerden birini teşkil eder. Tehlikelere karşı daima diri kalmak zorunda olan dirayetli ve aktif insan gücü, uyum içerisinde yaşadıkları iklim ve topraklardan sökülerek hiç alışık olmadıkları bir yaşam tarzına zorlanmışlardır. Landşaft ile etkileşim içerisinde yüzlerce yılda inşa ettikleri siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik güçlerini ve üretim kabiliyetlerini bu vesileyle büyük ölçüde yitirmişler; “miskin” olarak adlandırdıkları yerleşiklere komşu kılınmışlardır. Aşiret asabiyetinin kırılması ve millet terkibine katılım konusunda uzun vadede olumlu sonuçlar yaratsa da etnogenez açısından hırslı-enerjik konsantre bir nüfus gücü memleketin farklı köşelerine serpiştirilerek, kendilerinden daha kalabalık olan passionerliği düşük topluluklarla karışımları teşvik edilmiştir. Bu durum, sonraki nesillerde hırslı-enerjik insan gücü yetiştirme potansiyeli yüksek genetik havuzları ve çevre şartlarını dağıtmıştır. Doğadan ve diğer insan topluluklarından gelebilecek tehditlere karşı tedbirli olan hırslı-enerjik konargöçer aşiretler, birkaç kuşak sonra uysal, kendi tabirleriyle kalabalık “miskin” çiftçilerle akraba olmuşlar ve onlara dönüşmüşlerdir.
Zorunlu iskân politikasının aşiretler ve landşaft üzerinde yarattığı tahribatı, dönemin şahidi Dadaloğlu’nun dizeleri açık bir şekilde sunmaktadır:
Gitti geldi baharları yazları,
Ağlattılar şahinleri bazları,
İskân oldu gelinleri kızları,
Duydum Kars'a gitmiş gülü Avşar'ın.
Bize haram oldu Çukurovalar,
Şahin uçtu ıssız kaldı yuvalar,
Türkmen kızı katarlamış mayalar,
Bozuldu katarı, teli Avşar’ın.
Ovalar ovalar Çukurovalar,
Uçtu şahin ıssız kaldı yuvalar,
Amber Aga'm çeker tülü mayalar,
Bozuldu katarı, ili Avşar'ın.
Dadaloğlu'm bu iş bize güç oldu,
Osmanlı'dan altınımız tunç oldu,
Gözü kanlı şahbazların nic'oldu,
Ermedi çakmağa eli Avşar'ın.
Dizeler incelendiğinde aşiret yurdunun bozumu, insan gücünün farklı coğrafyalara dağıtımı, hırslı-enerjik nüfusun kırımı ve ekonomilerinin bozulması hakkında net ifadelerle karşılaşılmaktadır. Aynı temalar Dadaloğlu’nun diğer şiirlerinde de izlenebilmektedir.
Yukarıda bahsedilen, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında gerçekleşen soykırımlar ve diğer demografik gelişmeler, Türk milleti açısından varoluşsal bir tehdit yaratmıştır. Katliamlardan kurtulan nüfusun sığınağı olan Anadolu da işgal riskiyle karşı karşıya kalınca tehdit daha da büyümüştür. İstiklal Harbi’nde azınlıktaki dar bir kadro, kendilerini etnik sisteme siper etmiş ve başarıya ulaşarak, uykudaki Oğuz için Anadolu’yu güvenli bir beşik, bir Ergenekon olarak hazırlamışlardır. Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” anlayışı, etnik dinlenmenin sağlanacağı bu sürecin parolası olmuştur. Bu dönem, uzak ülkülerin açıktan zikredilmediği, genelde uzun vadeli sonuçlar doğuracak entelektüel hazırlıkların yapıldığı bir dönem olmuştur. İstiklal Harbinde dar bir kadronun, yine dar bir halk kesimini örgütlemesinde dış tahrik (işgal) faktörü önemli bir etken olmuştur. Dolayısıyla İstiklal Harbinin milli hareketi, kapsam bakımından tam bir uyanış olarak nitelendirilemez. Etnogenez ile ilgili önemli çalışmaları olan Gumilev da bu konuda dış tahrik tarafından tetiklenen toplumsal hareketlerle, hırs-enerji patlamasıyla oluşan toplumsal hareketleri net bir şekilde ayırmıştır.
Türk toplumunun sergilemekte olduğu özelliklere bakılırsa, toplumun uzun süredir etnik dinlenme sürecinde bulunduğu; biyolojik ve psikolojik anlamda uyanış için olgunlaşmış durumda olduğu görülmektedir. Ancak birikmiş olan hırslı-enerjik yapıdaki insan kaynağını entelektüel olarak odaklama sorunu dikkat çekmektedir. Bunun en önemli sebebi, topluma ve kurumlara sinmiş olan vasatlık kültürüdür. (3) Vasatlık kültürünü bugünden yarına aşmak mümkün olmasa da Ortadoğu coğrafyası, bu insanların odaklanmasını kolaylaştıracak pek çok dış tahrik faktörünü barındırmaktadır.
Şu anda Türk toplumunun bu sürece hazır olduğuna dair ciddi emareler bulunmaktadır. Nüfus bir asır öncesine göre neredeyse yedi-sekiz kat artmış vaziyettedir. Bu durum sosyolojik açıdan etnik dinlenmenin gerçekleştiğini somut bir şekilde göstermektedir. Diğer yandan Türkiye Cumhuriyeti devleti, kurulduğundan beri iç güvenlik açısından en güçlü ve otoriter olduğu dönemlerin birinden geçmektedir. Buna rağmen asayiş konusunda ciddi bir bozulma ve toplum içerisindeki “yersiz” gerginlikte artış gözlenmektedir. Bu durum da biyolojik ve psikolojik açıdan, hırslı-enerjik insanların toplum içerisindeki oranlarının yükseldiğinin en önemli göstergelerindendir. Sığınmacı ve bölücü unsurların varlığı, doğal tahrik edici faktörler olarak bu enerjinin milli bir çizgiye kanalize olmasını kolaylaştırabilir. Ancak diğer yandan bu karakterdeki insanların farklı ideolojiler şemsiyesinde hizipleşmesi de mümkündür. Böyle bir durum Türk toplumunun iç huzur ve düzenini bozabilecek gelişmelere sebep olabilir. Bu süreçte, entelektüel mücadele sahasında hırslı-enerjik insanları odaklama misyonundaki Türkçülük, zaman zaman kol kola girebilen İslamcılık ve Kürtçülüğe karşı mücadele etmektedir.
Oğuz’un uyanışının müjde olup olmayacağı, Türkçülüğün mevcut mücadele içerisindeki başarısıyla yakından ilişkilidir. Dolayısıyla Türkçü yapılanmalar ve aydınlar, Türk ve Türkiye düşmanı olan çevreler tarafından sıklıkla hedef alınmakta; entelektüel saldırılar neticesinde Türkçülük ideolojik kırılmalarla (Türkçülük/Türk-İslam sentezi) parçalanmaktadır. Bu saldırıların, içerisinden geçmekte olduğumuz dönemde yoğunlaşmasının ana sebebi; Türk etnogenezini, etnik çözülme olarak da tabir edebileceğimiz obskürasyon süreci içerisine sokmak veya doğal olarak gerçekleşebilecek bu süreci hızlandırmak için dış tahrik yaratmaktan kaçınarak demografik çözülmeyi mümkün kılmaktır. Bu sebeple diskret etnik sistem olan millet yapısı hedef alınmaktadır. İstiklal Harbi’nde örneğini gördüğümüz üzere; diskret etnik sistemi, işlemediği zor zamanlarında koruması için yaratılmış olan katı etnik sistem (devlet ve kurumlar) ise bu süreçte ulus devlet yapısının hedef alınmasıyla yıpratılmaya çalışılmaktadır. Kısacası Türk devletinin milli üniter yapısı zayıflatılmaya çalışılırken; “Oğuz” obskürasyona zorlanmaktadır.
Bu süreci akamete uğratabilecek (eğer hırslı-enerjik nüfus idealize edilebilirse) veya hızlandırabilecek (eğer hırslı-enerjik nüfus topluma ve devlete zarar vermeye başlarsa) tek olay olan Oğuz’un uyanışı ise başlamış bulunuyor. Çok değil, birkaç on yıl sonra netice belirginleşmiş olacak!
KAYNAKÇA:
1)Celali isyanları ve sebepleri konusunda bkz. Mustafa Akdağ (1975). Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celali İsyanları. İstanbul: Bilgi Yayınevi.
2)Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Milli Devlet Gazetesi’nde yayımlanan “Doğu Türklüğü” ve “Milliyet Çağında Doğu Türklüğü” başlıklı yazılara bkz.
3)Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Milli Devlet Gazetesi’nde yayımlanan “Çöküşe Götüren Vasatlık Kültürü” başlıklı yazıya bkz.