Rahim Cavadbeyli’den bahsedeceğiz. Dimdik, tavizsiz, Türk kimliğine karşı yapılan en ufak yanlışlığa en sert şekilde karşılık veren tavizsiz bir Türkçü Cavadbeyli’den.
Rahim’i dört yıl kadar önce Milli Düşünce Merkezi’nde tanıdım. Sert çehreli, karayağız, yaklaşık 1,80 boyunda bir kardeşimiz. Konuşmaya başladığında derhal konuyu Türklüğün meselelerine getiren ve zamanının tamamını Türk milleti için ayıran bir Türkçü vardı karşımda. Görüntüsündeki sertliğin aksine çok içten ve güzel gülen birisiydi. Bu tavizsiz Türkçü tavrı ile dikkatimi çekmişti.
Cavadbeyli, Türklere yapılan baskılara karşı çıktığı için zor durumda kalan ve ana kucağından, ata yurdundan kopan bir Türk’tür. Memleketi olan Tebriz’den ayrılmak zorunda kalır. Önce Azerbaycan’a gider. Yedi yıl kadar orada yaşar. Boş durmaz, devamlı okur. Dört yıllık ‘Uluslararası Hukuk Fakültesi’ni bitirir.
Daha sonra Türkiye’ye gelir. Birleşmiş Milletler’in tanıdığı ‘Mülteci’ sıfatı ve Göç İdaresi’nin verdiği ikamet izinleri ile dört yıldır Türkiye’de yaşamaktaydı.
Türk yurdunda mülteci olarak yaşamak ağır geldiğinden, vatandaşlık müracaatında bulunmuştu. Bu işlemi takip etmeye gittiği Göç İdaresi’nde iken polis tarafından karakola çağrılıp ‘misafir’ edildiğini duyduk. Duyduk derken 2 Ağustos 2018 Perşembe günü alınmış, ben Ankara dışında olduğumdan, pazartesi günü duymuştum. Arkadaşlar hiç yalnız bırakmamışlardı. Hemen yanına gittim. Daha karakoldan içeri girerken olan biten bana ağır gelmeye başlamıştı. İlk aklıma gelen Boraltan Köprüsü idi.
Boraltan Köprüsü’nü ilk defa Güneş Ne Zaman Doğacak filmini seyrederken duymuştum. 1978 yılıydı ve 18 yaşımdaydım. Rusya’ya iade edilen Türkler, köprüyü geçtiklerinde kurşunlanmışlardı. Film bu sahneyle bitiyordu. O kurşunlar bana sıkılmış gibi hissetmiştim. Karakoldan içeri o duygulara benzer şeyler hissederek girdim.
Karakoldaki polisler Rahim’e iyi davranmışlardı ama gideceği belli olduğunda tavır belirgin bir şekilde değişmişti. Fakat yine de bir kısmı nezaketlerini kaybetmemişlerdi. Hadisenin muhtevasından haberi olmayanlar da vardı. İçlerinden birisi benim için bir başkasına; “İranlıya gelmiş” dediğinde, “Hayır o Türk’tür, İran Türk’üdür.” diye düzeltim ancak beni duymamıştı bile. Tekrar ettim, aldırmadı da. Ağır gelmişti bana, hele de Rahim’den utanmıştım ama Allah’tan o duymamıştı.
***
Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorduk. Doğru dürüst bir bilgi verilmiyordu. Nihayet beşinci günün gecesinde, sabah götürüleceği bilgisi verildi. Nereye olduğu yine açık değildi. Gece can sıkıntısından uyuyamamıştım. Kâh kitap okuyarak kâh televizyon seyrederek vakit geçirmeye çalışırken telefonla “Rahim, sabah uçağı ile gidiyor.” haberi gelince giyinip çıktım. Önce havaalanına gitmeyi düşünüyordum ancak karakola gitmek daha iyi olacaktı. Vardığımda önce bir hayır ile karşılaştım ama yine de “Şuraya oturun, beş dakika görüşebilirsiniz.” dediler. Ama biz, o götürülene kadar sohbet ettik.
Nezaretin önündeki banklarda otururken Türklüğün meselelerine dalmıştık. Bana basıma hazır olan ve çok acıdır ki Milliyetçi camianın bildiği bir yayınevi tarafından basımı kabul edilmeyen eserinden bahsediyordu. Farsların kökeni konusunda çalışmıştı. O an içinde bulunduğumuz durumu unutmuştuk. O heyecanla çalışmasından bahsediyordu. İstanbul kütüphanelerinden - o kitaphane diyordu- aldığı binlerce sayfa fotokopiyi anlattı. Günde 13-14 saat çalışıyordu ve en çok da bu çalışmalarına ara verilmiş olması canını sıkıyordu.
Sohbetin heyecanına kendimizi kaptırmış, daha doğrusu Rahim büyük bir aşkla anlatır ben sadece dinlerken bir ses duyduk. Konuşan görevli polis memuru; “Bu şartlarda bütün bunları nasıl konuşabiliyorsunuz?” diyordu. Görüntü olarak haklı gibiydi belki ama sesinde de bir saygı ve gıpta da hissediliyordu. Ben Rahim’den önce cevap verme lüzumunu hissettim: “O zaten böyle olduğu için burada…”
Sabah saat altı gibi ‘haydi gidiyoruz’ dediler. Bu arada izin alarak tıraş olmuş, beş gündür bulunduğu karakolun lavabosunda saçını yıkar gibi yapmıştı. Birlikte çıktık, onu polis arabasına bindirdim ve ayrıldık. Bir müddet yürüdüm, Türk yurdunda barındırılmayan Türkleri düşündüm. Türklere esirgenen, Suriyelilere takınılan “Biz ensarız, onlar muhacir” tavrına epeyce saydırdım.
O gün Van uçağı ile binlerce sığınmacı ve kaçağın kaldığı ‘Sığınmacılar kampı’na götürüldü.
***
Rahim Cavadbeyli, Birleşmiş Milletler’in ‘Mülteci’ olarak tanıdığı bir kişidir yani sığınmacı değildir. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Ofisi’nin gözetiminde ve BM belgesinde, “… özellikle, yaşamına veya özgürlüğüne yönelik bir tehdit ile karşı karşıya kalacağı bir ülkeye, zorla geri gönderilmeye karşı korunmalıdır.” ibaresi olan bir MÜLTECİDİR. Buna rağmen İran’a iade edilmesi çok vahim sonuçlara yol açabilecek bir durumdur. Geçmişte devlete isyan edenlerden bugün özür dileyenlerin, yarın bu duruma nasıl bir mazeret uyduracakları merak konusudur.
Çok çalışkan olan Cavadbeyli, dört yıla çok önemli çalışmalar sığdırdı.
Bir yıldır, Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde ‘Yüksek Lisans’ eğitimine devam ediyordu. T.C. Kültür Bakanlığı projesi çerçevesinde Emine Işınsu, Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, Dr. Orhan Yeniaras, Prof. Dr. İskender Öksüz, Sadi Somuncuoğlu ve daha başka değerli romancı, bilim ve fikir insanlarının eserlerinin Azerbaycan ve İran Türkçesi ile yayımlanmasını sağladı.
Birçok dergide Türk ve İran tarihiyle ilgili makaleleri yayımlanmıştır.
Bir grup çalışması ile Ortadoğu ülkelerinde yayımlanmış İran Türklüğü ile ilgili makalelerin derlenmesi ve Türkçeye çevrilmesi sağlanmıştır. 2000 sayfayı bulan bu çalışmalar “Yeni Türkiye” dergisinde yayımlanmıştır.
“Kürtlerin Kökeni” kitabı çıkmış ve bir hayli ilgi görmüştür.
Ayrıca Türk Milli Eğitim politikası ve müfredatı nasıl olmalı konulu Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemini inceleyerek hazırlanan ve yazımı tamamlanmak üzere olan grup çalışmasına katılmıştır.
Kısa sürede birçok makale ve kitap yazan, basımı bekleyen eserleri olan ve Türklük için projeler geliştiren Rahim Cavadbeyli, yasal haklarına rağmen iade edilmek üzere sığınmacı kampında beklemektedir. İade edilirse ve Allah korusun başına bir şey gelecek olursa, bu Türk tarihine kara bir sayfa olarak geçecektir.
Cavadbeyli bir Türk’tür ve Türkiye (Batı) Türklüğünün ilgi ve alakasını hak etmektedir.
Hakan Paksoy/Ankara