Uzun zamandır hem işlerimin yoğunluğu hem de bazı sebeplerden dolayı yazmaya ara vermiştim. Açıkçası bunun nedenlerinden biri de bazı meselelerin yazmakla bitmeyeceğini görmüş olmamdı. Ancak bu süre zarfında unuttuğum bir şeyi yeniden fark ettim. Aslında ben yazarak dertleşiyorum. Yazdıkça hissettiğim sıkıntıların hafiflediğini gördüm. Yazmadığım zamanlarda ise bu sıkıntılar içimde kalıyor ve beni içten içe kemirmeye başlıyor. Bundan sonra, inşallah vakit ayırabildikçe ara ara yeniden yazmaya başlamayı düşünüyorum.

Geçenlerde sosyal medyada dolaşırken yeşil yaban arısı olarak bilinen bir böceğe rastladım. Bu böcek, avının beynine bir iğne batırıyor ve zehir enjekte etmeye başlıyor. Zehir etkisini gösterince avı bir anda mücadeleyi bırakıyor. Felç geçirmiyor ama gönüllü bir şekilde yeşil yaban arısına tabi oluyor. Bir anlamda, bunu mankurtlaşmaya benzetebilirsiniz. Hemen ardından yeşil yaban arısı, avını antenlerinden yakalayarak kendi yuvasına doğru çekiyor. Avı da bu ölüm yürüyüşüne hiç direnmeden, kendi ayaklarıyla gidiyor. Yuvasına vardığında arı, avını toprağın altına gömüyor ve içine kendi larvasını bırakıyor. Bu andan itibaren ortaya çıkan larvalar, avın hayati organlarını en sona bırakacak şekilde onu içten içe yemeye başlıyor. Evet, hayati organlarına ulaşılana kadar av ölmüyor. Ancak her gün, her saat içten içe kemirilerek ölümüne kadar içindeki yeşil yaban arısını besliyor. Yiyecek bir şey kalmadığında ise larvalar en son hayati organlara geçerek avı tamamen öldürüyor.

Peki, bu hikâyeyi neden anlattım?

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Türk devletleri, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışarak bağımsızlıklarını korumaya ve varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. İlk başlarda, belki de uluslararası gündemin odağında Orta Doğu olduğu ve bölgede Rusya’nın varlığı ile gücü hâlâ devam ettiği için Türkistan, diğer emperyalist ülkelerin dikkatinden uzak kaldı. Fakat bölgenin yer altı zenginlikleri ve stratejik konumu, Rusya’nın zayıflamasıyla birlikte emperyalist devletlerin dikkatini bir anda Türkistan’a çevirdi.

Bölgedeki güç mücadelesini artık görmemek mümkün değil. Bu çatışmaların odağında bulunan Türkistan devletleri de durumun farkına varmış olacaklar ki daha önce oluşturulan Orta Asya (Türkistan) Birliğini günümüzde daha da güçlendirmeye çalışıyorlar. Orta Asya Devlet Başkanları İstişare Toplantısı olarak anılan görüşmelere Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan’ın yanı sıra yakın zamanda Azerbaycan da dâhil oldu.

Türkistan devletleri, Orta Doğu’da yaşananlardan ders çıkarmış olacaklar ki yeşil yaban arısının avına dönüşmemek için birlikte hareket etmeye karar vermişler. Nitekim haklılar da. Çünkü bölgede tek bir “yeşil yaban arısı” yok.

Bölgeyi hâlâ kendi arka bahçesi olarak gören Rusya, Türkistan’ın zenginliklerini faydalanmak isteyen ABD ve Avrupa Birliği, bir de bunlardan daha büyük bir tehlike olarak hemen sınırda bekleyen Çin var.

Peki, hâl böyleyken Türkistan’ın en doğal ve tabii müttefiki olması gereken Türkiye nerede?

Maalesef üzülerek söylüyorum ki Türkiye, bu konuda hâlâ çok gerilerde. Türk devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarının üzerinden 35 yıl geçmesine rağmen Türkiye, saydığım ülkelerin çok gerisinde kalıyor. Azerbaycan’ı bir kenara bırakırsak diğer bölgelerde de etkimizin daha zayıf olduğunu görüyoruz.

Bunu bir Azerbaycan Türkü olarak söylüyorum. En basit meselelerde, hatta Azerbaycan konusunda bile Türkiye’den yapılan açıklamalarda kendisini “uzman” olarak tanıtan kişilerin bölgeyi zerre kadar tanımadığına üzülerek şahit oluyoruz. Türkistan’da yaşanan olayları aklıselim bir şekilde yorumlayabilecek kişilerin sayısı maalesef bir elin parmaklarını geçmiyor. Onların da sesi, diğer gürültülerin arasında duyulmuyor.

Türkiye’nin, Afrika ve Avrupa Birliği konusunda olduğu gibi Türk dünyası üzerine çalışan uzmanlar da yetiştirmesi gerekiyor. Afrika ve Avrupa Birliği konusunda Türk dünyasından çok iyi uzmanlarımız var. Aynı şekilde, bu uzmanlık birikiminin Türk dünyası, İran ve Çin üzerine de yoğunlaştırılması gerek.

Şu an bu konuda çok eksiğimiz var. Her geçen gün de vakit kaybediyoruz.

Türk ülkelerini “yeşil yaban arılarına” yem etmemek için araştırma yapmak isteyen, belirli bir alanda uzmanlaşmayı düşünen gençlere buradan sesleniyorum: Bu konularda şu an çok büyük boşluklar var. Bu alanlara yönelin. Emin olun, pişman olmayacaksınız.

Türk dünyasının geleceği sizin ellerinizde. Unutmayınız!!!